alter roman

alter roman

Tümünü Göster [8]

9718 #1  #9718
sokağın köşesinde soluk soluğa durdu, kapalı bir dükkanın yarısına kadar açık olan tentesinin korunaklığına sığındı.
sırılsıklam mantosunun yakalarını buz gibi esen rüzgardan korunmak ister gibi kaldırdı. pek faydası olmamıştı bunun. çok üşüyordu ve bu yetmezmiş gibi bir de başı zonkluyordu ağrıdan. gözlerine giren saçlarını geriye atmak isterken fark etti şişliği. canı daha da fazla yandı.
korku okunan gözlerini kısarak etrafına baktı. neden kaçtığını bilmiyordu, tek bildiği kaçması gerektiğiydi. o esnada bir araba hızla geçti, refleks olarak arkasını döndü. kapalı bir yerler bulmalıydı. derin bir nefes alarak yarım yamalak korunaklığından ayrıldı. koşturarak caddeyi geçti. başka bir sokağın köşesinden döndü. biraz ileride ışık vardı. oraya doğru koşturdu.
kapı, müşterinin geldiğini haber veren çıngırakları çaldığında içerideki üç adamın hiçbiri olan bitenle ilgilenmedi. iki arkadaş yorgun gözleri önlerindeki çorba kaselerine dikilmiş, sessiz bir tempoyla karınlarını doyuruyorlardı. üçüncü adam ise tezgahın arkasındaydı. aval aval 37 ekran televizyonda dönen klibi seyrediyordu. kötü bir şarkıydı ama dans eden kızlar seksiydi.
tedirgin adımlarla bir masaya yürüdü. oturdu.
sandalyenin zeminde çıkardığı ses ile ayılan garson, istemeye istemeye gözlerini kızların sallanan kalçalarından çekti.
"mercimek var, kelle paça var, işkembe var."
afallamıştı. adamın ne söylediğini anlamıyor gibiydi.
"ne vereyim ablacım? mercimek mi, kelle paça mı, işkembe mi?
"mercimek."
adam ağır adımlarla tezgahın arkasına geçti. çorbayı doldurmasını izlerken gözü arkadaki saate takıldı. 3.37'yi gösteriyordu saat. yapacak bir şey olmadığından ellerini mantonun ceplerine soktu. birden heyecana kapıldı. sağ eli boş bir cebin içindeydi ama sol eli, soğuk bir metali kavramıştı.
(0)



9736 #2  #9736
kapıdan çıktığında farkettiği ilk şey yağmurun dinmesi olmuştu. üzerindekiler hala ıslaktı ıslak olmasına ama bu yine de bir nebze rahatlattı onu. mide bulantısı her geçen dakika artıyordu ama bunu göz ardı etmeye çalıştı. sokak lambasının altında durdu. pusulayı çıkardı cebinden. küçük gümüş bir pusulaydı bu. uzun zaman önce bu dünyadan ayrılmış olan babası, küçükken birlikte gittikleri kamplarda yanından ayırmazdı bunu. geceleri kamp ateşlerinin başında, uykudan hemen önce babası pusulasını çıkarır ve cıvanın o mistik oyununu yapmasını izletirdi kızına. sonunda sallana sallana yönünü bulan ok kuzeyi gösterdiğinde beraberce göğe bakarlar ve orada kuzey yıldızını görürlerdi. bu rituel aynı zamanda uyku vaktinin geldiğini anlatırdı. babası ona kuzey yıldızında yaşayan bir çocuğun masalını anlatırdı. yıllar sonra küçük prens'i okuduğunda babasının hınzırca bu kitaptan alıntı yaptığını anlamış ve gözyaşı dolu bir gülümseme salıvermişti.
peki bu pusula yıllar sonra nasıl karşısına çıkmıştı? hiç olmaması gereken bir yerde, hiç olmaması gereken bir anda, en korkunç düşlerinde bile yapamayacağı bir şeyi nasıl yaptırmıştı ona?
yaramaz bir kedi, içinde yattığı koliden fırlayınca zincirleme bir etki oldu ve gecenin sessizliğinde kopan gürültü irkilmesine sebep oldu. ne olduğunu anlayana kadar geçen birkaç saniye, ömrünün en uzun saniyeleriydi.
pusulayı incelemeye başladı. hatırladığından biraz daha ağırdı. ve yine hatırladığından daha kalındı. bir ses daha duyunca pusulayı cebine koydu ve yürüdü. hareket halinde olması gerektiğini hissediyordu. yorgundu, başı zonkluyordu, midesi bulanıyordu...
midesi bulanıyordu, daha fazla dayanamadı ve kustu. sonra bir daha kustu. bir daha...
içeride ne var ne yok çıkınca rahatladı. mantosunun koluyla ağzını sildi. yürümeye devam etti. yol devam ettikçe yürüdü. sağa döndü, sokak sola dönünce o da döndü.
sonunda iskeleye vardı. gece zifiri karanlığını üzerinden atıyor, yavaş yavaş güne kavuşuyordu. bir banka oturdu. hemen arkasındaki lambadan sızan ışıkla aydınlanıyordu. güneş tam karşısından yüzünü gösterince, ayçiçekleri geldi aklına... yüzünü güneşe dönen çiçekler... pusulayı çıkardı yine cebinden. geçmişi, geleceği, şu anı... hepsi buna bağlıymış gibi tuttu. cıva mistik oyununu yaptı...
tam karşıyı gösterdi ok. kafasını kaldırıp karşısında yükselen güneşe baktı.
şaşkınlıkla salladı pusulayı. yine salındı küçük çubuk. karşıyı gösterdi. biraz daha sert salladı bu kez. olmadı. sağına soluna bakmaya başladı küçük gümüş aletin. neden sonra fark etti pusulanın tam ortasındaki küçük deliği. eli istemsizce boynuna gitti. hipnotize olmuş bir şekilde boynundaki kolyeyi çıkardı. ucundaki minik metale baktı. yaptığından o kadar emindi ki. metal, deliğe girdi. sağa sola çevirdi ve sonunda sessizliği yırtan bir klik sesiyle açıldı kilit.
ne ile karşılaşacağından emin olamadan pusulayı açtı.
(0)



9758 #3  #9758
ufak bir tepeden inen dar bir patikada bir adam ve sarı saçları beline kadar uzanan küçük bir kız. kız ara ara güneş gibi kafasını kaldırıp elinden tutan kirli sakallı adamın yüzüne bakıyor. adam, içten bir gülümseme ile kızı onaylıyor ve kızın neşesi her defasında daha çok artıyor. patika bir süre sonra bir yola bağlanıyor ve uzakta küçük, beyaz badanalı bir ev görünüyor. kızla adam eve yaklaştığında, evden genç bir kadın çıkıyor. birbirlerine sarılıp eve giriyorlar.
ev karanlık, az evvel evden mutlu bir yüzle çıkan kadın kayarak uzaklaşıyor, siliniyor yüzü... telaşla annesini yakalamaya çalışıyor küçük sarı saçlı kız. ama o sırada kulaklarını sağır eden patlamalar duyuyor, korkuyla siniyor olduğu yere ve minik ellerinin arasından bakıyor, babasının bedenine bir bir giren kurşunları ve açtığı yaraları ağır çekimdeymiş gibi izliyor. kaç diyor babası, kaç...
pencereye doğru koşuyor, üzerinde siyah eskice bir manto, elinde ay ışığında parıldayan metal bir kutu. açık pencereden bırakıyor kendini. düşüyor... düşüyor...
zemin her saniyede daha da uzaklaşıyor sanki.
sonra bir anda düşüyor...
bip...
bip...
bip...
bip...
gözlerini açıyor, flu bir görüntünün arasında tanıdık bir yüz seçiyor.
sonra yine serin karanlıkta kayboluyor...
(0)



9920 #4  #9920
nikotin zihnini biraz olsun açtı. ilk sigarası sönmeden bir yenisini yaktı. derin bir nefes çekti ve ağır ağır saldı dumanı. yarası dikkat çekmişti, demek ki bu konuda bir şeyler yapması gerekiyordu. üstelik aralıklarla yağan yağmur nedeniyle bir türlü kurumuyordu elbiseleri. üstüne kuru bir şeyler giymezse hastalanabilirdi.
cebinden notu çıkardı bir kez daha. sigaradan son bir nefes daha alıp yere attı. ayakkabısının burnu ile ezdi. o notu açsa hayatında birçok şeyin değişeceğini düşünüyordu. sanki her şeyin açıklaması o küçücük kağıttaydı. gözlerini kapattı.
kağıdı açtı ve gözlerini indirdi...
italik bir yazıyla yazılmış iki satır vardı.

"hiçbir şeyden emin olmadığında pusulaya güven.
24 08 10 06"

önce ufak, tuhaf bir ses çıkardı. içten, engellenemeyen bir baloncuğun ağızdan çıkması gibi bir ses olmuştu bu. sonra bir kahkahanın ilk gülüşünü attı. eliyle engellemeye çalıştıysa da başaramadı. ağız dolusu, çığlık çığlığa gülmeye başladı. kendi etrafında dönüyor, kahkahalar atıyordu. sonra tepinmeyi de ekledi bu tufana. sonra ağlamaya başladı. usul usul ağladı. gözyaşları kristal parçaları gibi canını yakarken ağladı. ağlarken olan biteni anlamlandırdı. babası 15 sene öncesinden ipleri eline almış, kızını yönlendiriyordu.

kalktı. bir kez daha yürümesi gerekecekti. bu kez ne yapacağını çok iyi biliyordu.

(0)



10147 #5  #10147
güneşin batmasına az bir zaman kalmıştı. evi olduğu yerde bulması şaşırtıcıydı ama sapasağlam halde bulması daha da şaşırtıcı olmuştu. kapılar ve pencerelerin panjurları sımsıkı kapatılmıştı. olay yerinde inceleme yapan polisler, işleri bittiğinde kapı ve pencereleri kapatmış olmalıydı. karanlık çökene kadar evin yakınındaki korulukta saklanmayı uygun bulmuştu. orada beklediği birkaç saat boyunca ne gelen giden olmadığı gibi, evin etrafında en ufak bir hareket bile görememişti.

yavaş hareketlerle eve doğru hareketlendi. evin önüne doğru yürüdü. posta kutusunun kapağı kapalıydı. nedense açıp içinde bir şey var mı bakmak istedi. kapak sıkışmıştı. biraz daha zorlayınca paslı metal, boğuk bir sürtünmeyle açıldı. içinde gerçekten bazı zarflar vardı. alıp cebine koydu onları. çit kapısını tanıdık hareketlerle açıp, ardından kapadı. hareketleri her yeni adımıyla daha bir otomatik hale geliyordu. alışkanlıklar yerine oturuyor, onu kontrol etmeye başlıyordu. evin kapısına geldi. kapıyı açmayı denedi, olmadı. sıkışmıştır diye biraz zorlayınca değişen bir şey olmadı. yine otomatik hareketlerle evin arka tarafına yürüdü. mutfak penceresinin altında kalan yeri buldu. elini pencere pervazının tam altına gelecek şekilde yükseltti, oradaki eski oyuğun yerinde olması için, oyuğun içinde her zaman durduğunu bildiği yedek anahtarın orada olması için, bir saniye içerisinde bildiği tüm duaları etti. oyuk oradaydı orada olmasına ama anahtar yoktu. dizlerinin üzerine çöktü ve telaşla toprağı eşelemeye başladı. bu kesinlikle son şansıydı. eğer bu akşam bu eve giremezse bundan sonra hayatında ne yapabileceğini bilmiyordu.

yoktu, yoktu, yoktu...
umutsuz bir şekilde sırtını dayadı duvara. avuç içleri yere gelecek şekilde oturdu. o anda sağ avucunun altında hissetti anahtarı. kendi kendine güldü. kalktı ve eve yürüdü.

yavaş adımlarla evin içini turlamaya başladı. elini yavaşça masanın üzerine sürdü ve parmaklarının ucunda kalan toza bakarak, ne kadar zamandır eve girilmemiş olduğunu tahmin etmeye çalıştı. elektrik düğmesini çevirdi ve tahmin ettiği gibi elektrik olmadığını gördü. salona girdi ve aynalı dolabın ikinci çekmecesini açarak, annesinin her zaman kendilerini garantiye almasına şükretti. mumları ve kibriti aldı. bir tanesini yakarak, yavaş adımlarla üst kata çıktı. banyoya girdi, depoda su olmasını umuyordu. şansı dönmeye başlamıştı sanki, şükretti ve elbiselerinin ayaklarının dibine düşmesine izin vererek kendini az akan ve üstelik soğuk olan suyun altına bıraktı.

sabah uyandığında üzerinde annesinin pijamaları, babasının hırkası... temizlenmiş ve dinlenmiş, yeni bir maceraya hazır kalktı. yemek sorununu şimdilik göz ardı etmesi gerekiyordu, üstelik çözülmesi gereken bir gizem vardı. babası küçük bir kızken ona ufak haritalar çizer, küçük ipuçları hazırlar ve sonunda küçük hediyeler ile ödüllendirirdi. bu sefer işin ucundaki ödülün ne olabileceğine dair bir fikri yoktu ama sorunu nasıl çözeceğini biliyordu.

babasının çalışma odasına girdi.

birlikte okumaktan çok keyif aldıkları pusula isimli kısa hikaye dergilerinin içinden 24. sayıyı buldu. derginin 8. sayfasını açtı. 10. paragrafın, 6. cümlesini okudu.

"kasaya girdiği 4 rakamlı şifre 8357'ydi."
(0)



10176 #6  #10176
kasa... kasa... kasa... kasa...
evde bir kasa olmadığından, hem de dijital bir kasa olmadığından neredeyse emindi. pusulanın içinden çıkan, onu pusula'ya yönlendiren notu tekrar aldı eline. yazı kesinlikle babasının yazısıydı. bundan şüphesi yoktu. bu da en az 15 sene önce yazılmış olduğuna delaletti. dergiyi tekrar açtı ve cümleyi tekrar okudu: "kasaya girdiği 4 rakamlı şifre 8357'ydi."

çabuk çabuk hareketlerle evi aramaya başladı. çekmeceleri açtı kapadı, dolapların kapaklarını açtı kapadı, filmlerde gördüğü klişeleri denedi ve tabloların arkasına baktı, duvar takviminin arkasına baktı, kütüphanedeki kitaplara çok zarar vermemeye çalışarak arkalarına baktı. yaklaşık 2 saat süren çabanın ardından elinde olan tek şey biraz fazla açlıktı.

gidip musluğu açtı ve klorlu suyla midesini doldurdu. sonra mutfak dolaplarının içine bakmaya karar verdi. bu çaba da ne yazık ki sonuçsuz kalmıştı. evde kasa namına bir şey yoktu.

bu işe biraz ara vermesi gerektiğini fark ettiğinde gün ikinci yarısına başlamıştı bile. anne ve babasının yatak odasına çıktı. boy aynasında kendini seyretti. kaşı, dikiş atılmasına gerek kalmayacak şekilde kapanmıştı fakat orada ciddi bir iz kalacaktı. biraz morluk ve şiş cabasıydı. uzun saçlarını kaşının üzerine indirmeye karar verdi. pijamanın paçasını dizinin üstüne kadar sıyırdı ve orada aralıksız sızlayan yarayı gördü. yine de çok ucuz atlatmıştı bir önceki geceyi. aşağı yukarı bildiği kadarıyla birkaç suç birden işlemişti. haneye tecavüz, hırsızlık ve cinayet. bunları üst üste koyduğunda ömrünün sonuna kadar hapiste kalacağı garantisi vardı. bu düşünce aklına geldiğinde içindeki korku tekrar gün yüzüne çıktı ve paniğe kapıldı. polis çoktan onu aramaya başlamış olmalıydı. belki de sahte pasaportunu alıp ülkeden kaçmalıydı. bu düşünce geldiği hızla kayboldu. cebinden çıkardığı üç beş kuruş bozukluğa baktı. kendisi istemese bile hayat onun adına bir karar veriyor ve her şeyi oluruna bırakıyordu.

annesinin kıyafetlerinden mevsime uygun olanlarını seçti ve babasının hırkasını üzerine geçirip dışarı çıktı. hava soğuk ama yağışsızdı bugün. yerlerin ıslaklığından birkaç saat önce orta şiddette bir yağmur yağdığı anlaşılıyordu. yakındaki markete girdi. tedirgin hareketlerle bir ekmek ve karper peynir satın aldı. koşar adımlarla eve döndü.

su, ekmek ve peynirle karnını doyurdu.
karnı doyduktan sonra kalan iki sigarasından birini yaktı. babası sigara içtiğini bilse çok üzülürdü. hiç sevmezdi bu kokuyu. bazen yakın arkadaşları evlerine gelirdi. salonda sigara içmek isteyen olunca, nazikçe bahçeye yollardı babası onları. insanları kırmaktan hiç hoşlanmazdı. sonra, bazen o arkadaşlardan bazıları ile çalışma odasına girerlerdi. saatlerce oradan çıkmak bilmezlerdi ve bu babasını özleyen bir kız çocuğu için güzel anlar değildi. babası ve arkadaşları çalışma odasının kapısını kapadıklarında annesi oraya girmesini istemez, başka şeylerle meşgul olması için onu oyalayacak şeyler verirdi. yine de bir gün dayanamayıp içeri dalıvermişti. babası ve iki arkadaşı çalışma masasının etrafında toplanmışlar, masanın üzerindeki telefondan gelen bir sesi dikkatle dinliyorlardı. sesin ne dediğini anlamamıştı ama babasının yüzünden bir an için geçen endişeyi hatırladı düşünürken.

onu nazikçe kucağına alıp odadan çıkartırken sormuştu ne yaptıklarını her çocukta var olan yılmaz merakla.
babası işaret parmağını birkaç kez şakağına vurup "buradakileri, kasamıza saklıyoruz." sonra yanağına kısa, yumuşak bir öpücük kondurup...

elinde sigarayla çalışma odasına koştu. telefon masanın üzerindeydi.
ahizeyi korkarak kaldırdı.
çevir sesi duyduğunda korkusu bir kat daha arttı.
numarayı tuşladı.
8...
3...
5...
7...

telefon çalmaya başladı.
(0)



17250 #7  #17250
hikayelerde bazı şeylerin mükemmel olması gerekir. geri kalanlar kusurlu olabilir.

ralfin'in hayatında her şey mükemmel. bana kalırsa küstahlığı da rehaveti de bundan kaynaklanıyor. üstelik bunu kendi de farkında. başka kaç kişi kendi hakkında "bu kadar yakışıklı ve zengin olmasaydım kendimi bile umursamazdım" şeklinde bir cümle kurabilir? çok fazla olduğunu sanmıyorum. ralfin farklı biri, farklı olduğu için hayatıma girdi.

"ben olmadan bir hiçsin, benimle iyi geçin." dediği gün kafasına vazoyu geçirmeliydim aslında. hayatıma bu kadar hükmedebilmesinden, bu denli üst perdeden konuşabilmesinden, o sipsivri burnunu kibirle kaldırıp bana bir pisliğe bakar gibi bakmasından nefret ediyorum böyle zamanlarda. ama yapabileceğim hiçbir şey yok. bana sahip olduğum şeylerin çoğunu verecek kadar cömert olduğu gibi, verdiklerini geri alacak kadar acımasız biri olduğunu biliyorum. o da benim bunu bildiğimi biliyor.

bu hayatta belli şeylere ihtiyacımız var. sağlık, barınma, eğitim, sağlıklı zihinsel ve fiziksel gelişim, gen yoluyla aktarılan güzellik, harçlık. bunları size aileniz verebilir. ama bir de bize kendimizden başka hiç kimsenin sağlayamayacağı şeyler var: repütasyon, saygı, fırsatlar, kariyer, arkadaşlar, bizden hoşlanan karşı cins üyeleri, geliştirilen yetenekler, üslup, zevkler, duruş ve kimlik. bunların çok azını kendim yaptım.geri kalan her şeyi bana ralfin sağladı.

birine böylesine bağımlı olmak yer yer can sıkıcı. ama bazen de güzel. hayatımın yirmi iki yılını hiç kendim karar alma zahmetine katlanmadan geçirdim. ailemin tüm karşı çıkmalarına rağmen.

ralfin resmen evlendiğinde kimliğimin elimden alındığını hissetmiştim. nikahtan bir saat önce aynı oteldeki odama geldi ve beyaz bir mini elbise fırlatıp "giy" diye emretti. elbiseyi onun suratına fırlattım, "git artık hayatının sahibesine giydir bunu" diye. üzerime doğru adım attı, ben de geriye doğru bir adım attım. her zaman yaptığım gibi.
komutunu tekrarladı: "giy bunu!" her zaman yaptığı gibi.
ben de söylediğini yaptım. her zamanki gibi.

- fotoğraf çekilirken sağımda duracaksın. şahidim sen olacaksın. medinem, sağdıcım, her ne haltsa hepsi sen olacaksın.
- neden nikki ya da cesi değil de ben?
- senin yerin bu.

benim yerim buydu. bir bilgisayar karakteri gibiydim ve kıyafetime kadar her şeyi o belirliyordu. bana karışmamasını söyleyecek olursam tüm desteğini de çekerdi biliyorum. artık başım derde girdiğinde beni kurtarmak için kendini dahi tehlikeye atacak oyunlar oynamaz, kendi oynadığı filmlerin senaryolarını esnetip beni de katmak için uğraşmaz, yataktan çıkamayacak kadar mutsuz olduğum zamanlarda korsemi bile giydirecek kadar çırpınmazdı. beni kaderime terk ederdi. kendi kaderimi tayin edebilecek erke sahip olsam bile, kaderime zorla terk edilmekten hiç hoşlanmazdım, bilirdi.

o gün o elbiseyi giydim. onun boyunu geçmeyeceğim yükseklikte topuklar giydim. odama bıraktığı ten rengi çorabı parçalayıp klozete attım. mevsimin yaz olmasına aldırmadan beyaz çoraplar çorap giydim. çıplak bacaklar dişiler için, dişilik gelinler için. bu babamın düğünüydü ve ben de onun kızıydım. o gece zararsız küçük bir kızın dünyanın her yerinde yapması gereken şeyi yapacaktım: kahramanımı paylaşacaktım.

öyle de yaptım. bir yıl sonra mahkemede yine denileni yaptım. ralfin'in haddinden erken yaşta gerçekleşmiş çılgın evliliğinin tek celsede bitmesi için, ralfin'in avukatı bana ne söylediyse onu anlattım.
(0)



19151 #8  #19151
ralfin gücünü yalnızlığından alır. bana da bunu öğretti.

etrafımızdakiler yalnızlığı küçümsüyorlar. haftasonlarını neden birinin dudaklarını emerek geçirmek zorunda olduğumu anlamıyorum. oysa kendimi çizerek geçirebilirim. saçlarımın uçlarını sararak, kendimle uğraşarak, kendimi severek.

dudaklarımı seviyorum ve onlara dokunulmasını istemiyorum. vücudumu sadece kıyafetliyken seviyorum. elbiselerle doğmalıydık. banyoya tüm kusurlarımız ve çıplak etimizle girmek zorunda oluşumuz çok saçma.

ralfin yalnız olmam gerektiğini söylüyor. güzel olmam gerektiğini söylüyor. sürekli diyet ve spor yapmam gerektiğini söylüyor. bazen evime gelip annemin mutfakta olmasına aldırmadan o tatsız salatalardan yapıp önüme koyuyor. benim için bu kadar çırpınmasını anlayamıyorum. sırf onun oynadığı dizilerden birinde bir figüran olabilmem için beni dünyanın en güzel kızı yapmaya çalışıyor. saçlarımın uçları kırılırsa sinirleniyor ve kuaföre bile götürmeden saçımı kendisi kesiyor. saç kesmek, makyaj yapmak gibi şeyleri makyöz kuzeninden öğrenmiş. ama eşcinsel falan zannetmesinler diye bu yeteneğini gizliyor. bu konuda tam bir ortadoğulu gibi davranıyor.

ben yalnız olmam gerektiğini söylüyorum. güzel olmam gerektiğini düşünüyorum ama vücuduma daha fazla neşter sallatmak istemiyorum. oysa ralfin hâlâ estetik yapılması gerektiğini düşündüğü bir sürü yerimi sayıyor.

hayattaki en önemli varlığım bedenim olmalıymış. daima onu daha güzelleştirmek için yaşamalıymışım. ona birinin dokunması değil mesele, ona aynada bakmam önemliymiş. ralfin böle söylüyor. ben de katılıyorum.

kendisi de yakışıklılığını korumak için bir yığın saçmalıkla uğraşıyor. yağsız tavuklar, sütsüz mısır gevrekleri ve haşlanmış dana etleriyle besleniyor. spor salonuna gitmeyi sevmediği için fitness denen tatsız işi evinin bodrumunda hallediyor. sigara içmiyor ama içkiden de vazgeçemiyor. benden tek bir farkı var: aç kalabiliyor.

aslında benden bir farkı daha var. sevişiyor.
(0)



Tümünü Göster [8]

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

fethiye escort dikmen uydu elektronik
Son Yapılan Yorumlar: