mısır piramitleri

mısır piramitleri

Tümünü Göster [3]

48521 #1  #48521
kendi gözlerimle 2 kere görme şansı elde ettiğim, bana tarifi mümkün olmayan duygular yaşatan antik mezarlar...

küçük yaşlardan beri çoğu akranımın aksine, yurtdışı ile ilgili hayaller anlatılıp italyalar, ispanyalar amerikalar havada uçuşurken her seferinde ilk yurtdışına gidişim mısır olacak derdim... ilk ve tek de mısır oldu... indiana jones'tur bu hayallerin sebebi... "ileride ne yapacaksın ? "sorularına "mısır piramitlerinin hiç keşfedilmemiş odalarını keşfedip, en gizemli sırlarını çözeceğim..." derdim...

ilk seferim ve en keyifli olanı... üniversite 1. sınıfın yazında dalış teknesinde çalışıyordum... oradaki hocam bir akşam "1 ay sonra sharm el sheikh (ki kendisi dalgıçların haccı olarak geçer... orası bambaşka bir yazının konusu...) turu düzenleyecem rescue olarak gelir misin ? " dedi... hem masraflar onlardan olacak, bir de üstüne para kazanıp geleceğiz... bundan daha cazip bir teklif yapılır mı lan insana ?

ayaraldık gerekli evrakları, atladık uçağımıza vardık mısır'a... tur 8. gün ülkeye dönüş olarak ayarlandı... 6 gün dalış yapılacak ve 7. gün uçakla seyahat etmeden önce 24 saat dalış yapılamaz kuralı (ki sürekli basınç değişimine maruz kalmak, bünyesi alışık olmayan kişilerde rahatsızlıklara sebep olduğu için) nedeniyle son kalan boş günümüze bir kahire gezisi sıkıştırdık...

sharm el sheikh'den kahire otobüsle 8 saat sürüyor... o nedenle geceden yola çıktık... sabahın ilk ışıklarıyla tanıdım ben gerçek mısır'ı... çünkü sharm bildiğiniz lüks turistik bir cennet... ama gerçek mısır bambaşka bir dünyaymış...

en çok ilgimi çeken neredeyse tüm evlerin taş mezarların üstüne kurulu olmasıydı... kültürün yaşam tarzına olan keskin etkilerini daha net gözlemleyebildim buralarda... çocukluğumuzdan beri hep hikayelerle korkuturlardı mezarlıklardan bizi... ben çocukken de anlam veremezdim buna... sevdiğimiz birini senede 2-3 kere ziyaret ederek hatırlamak çok kolaycı geliyor bana... ölülerden korkma düşüncesi de hep anlamsız gelir yaşayanı tüm potansiyeliyle duruken karşında... hatta mezarlıklardan korkmanın saçmalığını kanıtlamaka için arkadaşlara, bir gece boyunca mezarlıkta kalmıştım... sabahı da çıkıp bakın abi bir şey olmuyor demiştim çocuk kafasıyla...

benim içime sinen bu anlayışı yaşıyor lan adamlar dedim içimden... ben de hep ölen hayvanlarımı evin bahçesine gömerdim ki gördükçe güzel anılarım taze kalsın... yılda 1-2 kere değil gün içinde ara ara hatırlamak daha iyi geliyor bana...

kaptan yarım saat sonra kahire'de oluruz dedi... ve manzara bir anda klasik bir şehir havasına büründü... o taşra yapıları gitmiş yerine apartmanlar, caddeler, arabalar geri gelmişti... bildiğin ankara lan bura dedim içimden... kıyafetler biraz farklı, tipler biraz değişik ama çıkar insanları bildiğin ankara amk...

şimdi benim o dönemlerimde internet çok yaygın bir icat değildi.. şimdiki gibi öyle hemen bağlanayım wireless ile bakınayım aradığım her şeye yok… öncelikle internete giriyorsan bil ki telefon meşgul çalacak.. bu nedenle gece 12’den sonra “146” diye telefon hattını direk modeme bağlayıp bu numarayı çevirme suretiyle, telefon faturasına haşırt huşurt diye geçiren bir bağlanma sitili var onu kullanmak zorundayız… lan ben gece 12’de sevdiğim bir parçanın mp3 diye bir versiyonu (evet mp3’ü versiyon sanıyordum…) varmış diye gaza gelip indirmek için tıklayıp, ardından içmeye gidip sabaha karşı eve geldiğimde 4mb’lık dosyanın %70’’inin indiğini bilirim… sürat o kadardı yani… velhasıl bu sebeple mısır piramitlerinin hep seçme fotoğraflarını gördüm… bana göre koca çölün en ıssız yerinde böyle devasa devasa yükselen yapılardır mısır piramitleri… hep öyle fotoğraflar gördük çünkü dergilerde, gazetelerde…

çok acayip usta… böyle koskoca bir şehir gidiyor sınıra doğru… apartmanlar… beton rengi… asfalt rengi… sonra bir anda bir çöl başlıyor ve şehrin dibinde bu kocaman yapıtlar… şok edici bir görüntü lan… sanki ankara dost kitapevinin önünde arkadaşla buluşuyorsun o arnavut kaldırımda… merdivenlerden inip aşağı doğru güvenpark’ın orada piramitlere varıyorsun gibi… çok garip bir geçiş…

uzaktan gördüğümde ilk lan çok da büyük değilmiş aslında diye düşündüm.. işte bunlar hep optik yanılgı… insan genetiğinin kusurları…biraz yakınlaştık ki benim o döneme kadar gördüğüm en büyük şey oydu kesinlikle… büyük aşkım keops… yukarıda ilk girdi de sanırım diyordu ya hani “bunu insan yapmış olamaz… uzaylı işidir kesin diye söyleyen bir tayfa var… bunu kanıtladılar işte şöyle yapmışlar böyle yapmışlar…” diye… üstad bana sabaha kadar kanıt sunsunlar gözümle görmeden bu yapıyı insanoğlunun yaptığına inanamam… mantık diyor ki tabi ki insan yapısı oğlum… aynı mantık diyor ki abi bunu yapmak imkansız… o blok taşlarının büyüklüğü akıl alır gibi değil… bir de yüksekliğini görünce dibine gelip… kendi ırkımla övündüğüm nadir anlardan biridir hayatımda… dönemin şartlarına göre olağanüstü bir şey…

fakat o günkü şanssızlığım belirgin sayıda ziyaretçi piramitlerin içine alınıyormuş ve biz gelene kadar o sınır çoktan aşılmış.. o nedenle ilk ziyaretimde iç kısımlarını gezemedim… ben de o efkarla “keops’un en tepesine tırmanacam lan madem geldim buraya kadar…” gazıyla başladım dağcı gibi tırmanmaya… yarısına kadar anca gelebildim… çok büyükler abi çok… bunu anlatabileceğim, tanımlayabileceğim bir karşılaştırma objesi bulamıyorum… neyse orta yerine çöktüm keopsun… o zaman diğer piramitlerin mimarisini, dizilişteki muntazamlığını daha net gördüm… öyle bir kesişiyor ki uçları ne bir bozukluk var ne de bir taşma… çok muntazam… o zaman saygım biraz daha arttı bu yapıları yapan insanlara…

ikinci gidişimde keops’a, ilk giriş kısmındaki odalarına anca inebildim... ki en büyük ve eski olanı keops’tur gize piramitleri arasında… çok dar geçişlerden geçip geniş galerilere açılıyor yollar… bizim nevşehirdeki yeraltı şehirlerini andırdı bana… fakat zar zor sığdığınız genişliklerden bir anda dev gibi salonlara geçince aklıma “lan buralara alet edevatı nasıl taşımışlar hadi onu geçtim molozları nasıl çıkarmışlar ? ” düşüncesi gelmişti… yalnız zamanında çok fazla yağmalandığı belli oluyor her halinden… duvarlardaki resimler, hiyeroglifler darmadağın… adamlar her bulduğu duvara bi balyoz atmış “acaba lan...” diye…

ama bu kahire gezisinin en can alıcısı noktası meşhur tahrir meydanında bulunan kahire mısır müzesi… zaten benim hayalini kurduğum mısır’ın hazinelerinin hemen hemen hepsi oradaydı… o kırmızı sarayın, beyaz kemerli girişinden girerken bile heyecan bastı bünyeyi… lakin içerisi biraz havasız ve bakımsızdı… aslında bir nevi de iyi oldu ben dokunmayı çok severim tarihi eserlere… illa elimle yüzeyini bir taramam lazım… cam arkasında olan eserlerde daha büyük sıkıntı yaşadık çünkü biraz kirliydi camlar… onlarca, içinde kedi ve köpek dahil, mumyalara yakından bakmak, tutankhamun’un mumyasının maskesi, lahitler ve en enteresanı da heykeller… mısırlıların fark ettiğim bir özelliği de o dönemlerde “göz” organına takıntılı şekilde düşkün olmaları… heykellerin en titiz, en detaylı en müthiş tarafları hep gözleriydi…

bir de söylemek lazım mümkünse tüm günü buraya ayırmak lazım çünkü inanılmaz büyük ve her eserin birbirinden farklı özellikleri var…. yani bazı tarihi eserlerin, lahitlerin, heykellerin yanından hızla geçerken inceleyemediğim için baya üzülmüştüm… bir de bildiğim kadarıyla mısır’daki iç karışıklık zamanında yağmalamışlar müzeyi… kim bilir hangi eserler gitti… yarım yamalak da olsa müzeyi en yoğun tarihi eser sayısına sahipken görmek iyi oldu…
(0)



Tümünü Göster [3]

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

bursa escort fethiye escort kuşadası escort sinema izle dikmen uydu elektronik
Son Yapılan Yorumlar: