nihat genç

nihat genç

Tümünü Göster [4]

20528 #1  #20528
yazar.. sert üslubu ve bilgi birikimiyle çok sevilendir.

13 mayıs 2014 manisa maden ocağı patlaması hakkında yazılmayanları, yazmaya kimsenin cesaret edemediği şeyleri yazmıştır, altına imzamı atarım;

kardeşlerim, bilinen tarihlerin sonuna geldik, doğaya ve insana hiç saygısı olmayan liberal kapitalizm sistemin sonuna geldik, otuz yıllar boyunca vahşi liberalizmin sözcülüğü yapan nobel almış dünya çapında iktisatçılar dahi kafayı kırdı, artık, bu vahşi liberalizm sürdürülemez..

ilk yapılacak şey hızla doğaya ve insana daha saygılı siyasal bir direnişin hep birlikte kapılarını açmaya başlamalıyız, çünkü bilinen ‘dünya bitti’, çanlar 2008 amerika finans krizinde çaldı ve merkez bankası bankaların trilyonlarca borcunu ödeyip bu vahşi liberalizmin yağma ve talanını yine sıradan insanların üstüne yıktı.

kardeşlerim, taşeron tam anlamıyla katıksız kölelik demektir, taşeron işçi, hep işsiz kalabileceğini düşündüğü için güvensiz demektir, güvensizlik bir yığın psikolojik sorunun kökeni, hatta araştırmalar söylüyor, bu psikolojik sorunlar fiziki olarak taşeron işçilerin iskeletini omurgasını eritiyor..

kardeşlerim finansal ekonomi, ekonomiye girdi olarak iki megavat elektrik üretimini yazıyor ama aynı finans ekonomisi bu iki megavat elektrik için suyu kesilip kurutulan on bin dereyi bilançolarına yazmıyor..

bir milyon ton fazla kömür çıkarttığını ekonomiye yazıyor ama ölen binlerce maden işçisinin bedenini sosyal yükünü geride bıraktıklarını borsasına yazmıyor..

kardeşlerim, dünya bankası, ımf, avrupa merkez bankası, hepsinin derdi ülkeleri borçlandırmak ve bu borcun yüküyle ülkeleri köleleştirmek, ve köleleşen ülkelere istedikleri siyasi projeleri dayatmak..

türkiye taşeronlaşmış ve köleleştirilmiştir.. buradan çıkabilmemizin tek yolu kalmıştır, doğanın ve insanın ‘kılına zarar verecek’ her şeyin karşısına artık bedenlerimizi koyacağız.

kardeşlerim, dünyanın artık bu vahşi liberalizmi kaldıracak kapasitesi kalmadı, bugün çinli ve hintliler’in her biri fransızlar kadar otomobil kullanmaya başladığı takdirde, üç tane dünyaya ihtiyacımız var..

kardeşlerim, kredi almak ne demek, ilerde öderim, nasıl, ileriden umudum var, ileride daha çok kazanacağım, ileride daha çok kazanacağım fikrine artık inanan dünyalı kalmadı, siyasiler bu yüzden ekonomi üzerine hep olumlu konuşur ama artık ‘olumlu’ konuşan iktisatçı olumlu konuşan iktisat fakültesi kalmadı..

m.ö. 6. yüzyılda bankerler atina’da hakimiyeti ele geçirdi, çiftçiler borçlarını ödeyemez hale geldi ve o güne kadar yurttaş olanlar serf köle haline gelmeye başladı. türkiye’de borcunu ödeyemeyen ya da ödeyememe korkusu’ on milyonlarca seçmeni köle statüsüne getirdi, siyasi olarak ses çıkartamaz hale geldiler, uğradıkları haksızlıklar karşısında boyunları bükülmüş sandığa mahkum olmuşlardır.

kardeşlerim, bizden öncekiler, benden sonra tufan deyip har vurup harman savurdukları için bugüne geldik, dünyaya artık ödeyemediğimiz borçlarımız var, karbondioksit salınımı, radyoaktif kirlilik, başa çıkılmaz hale gelmiştir, bin yıl gece gündüz yemeden içmeden çalışsan bunların hepsi bir daha ödenemez borçlardır..

borçlarınız ödenmeden duruyorsa bir deliler cehenneminde yaşıyoruz demektir, savurganlığını durduramayan herkes delidir, dünya düşmanıdır.. freni patlamış bir büyüme modeli hepimizi kafeslemiştir.. en ünlü araba markaları avrupa’da üretiliyor ama en çok asya’da satılıyor.. alzheimer hastalığı kanseri çoktan geçti, abd’de bütçenin nerdeyse yüzde yedisi alzheimer’e gidiyor.. ekonomi çok uzun zamandır, ekmeği, geçimi, su’yu, tazminatı konuşmuyor, ekonomi gizemli bir matematiğe dönüştü, dünyamızda iki yüzyılda fizikten modaya her şey değişti, değişmeyen sadece vahşi liberal sistem..

kardeşlerim, borç matematik bir gerçektir, mesela suyunuz tarlanız çürür, çölleşir, ama matematik borç aynen yerinde durur, su çürür, değerini kaybeder, borç, aynı rakamsal gerçeklikte ordadır.. yani sizi borçlandıranlar ebedi bir servet ele geçirir, ama sizin servet dediğiniz sularınız dağlarınız ovalarınız madenleriniz gittikçe azalır yok olur..

ülkemizde akp eliyle anadolu halkı, finans ve kredi istilasına uğramış ve anadolu hem kirletilmiş hem köleleştirilmiştir.. halkın ödeme gücünden yüksek borç yükü, türkiye’yi çoktan bir diktatöre teslim etti ve köleleştirdi. 2008 abd finans krizinin sonucudur bu durum, bu finans krizinde ortaya saçılan sıcak paraların ülkemize hediyesi işte vatandaşını tekme tokat döven diktatörlüktür. suriye savaşı’dır, müslümanın müslümana öldürülmesidir, islam’ın tüm dünyada terörize edilip islam eşittir el kaide haline getirilmesidir.

kardeşlerim, tarihe bir de borçlularla alacaklıların kavgası olarak bakın, borçlu-alacaklı kavgasında önce vatan diyen romantikler hep kaybetmiştir, çünkü, hem borçlular hem alacaklılarda canhıraş vahşi büyük bir enerji vardır, bu amansız ve kirli enerjiyi siyasete sokağa polise yatak odalarımıza kadar hiç sıkılmadan gözünüzün yaşına bakmadan sopalarla sokarlar. yani, bizim gibi bayrak sallamaktan başka bir şey yapamayanlar üzerinde borç ve alacağın hırsıyla daha delice bir baskı oluştururlar, çünkü borç ve alacak her insanı derin endişeye sürükler ve gözünü karartır, istediğiniz kadar elinizde bayraklar sokağa fırlayın, borçlular ve alacaklılar kadar gözünüzü karartmanız yurdunuzu insanlığınızı ahlakınızı unutmanız mümkün değil..

borçları sıfırlamak hammurabi’den beri devlet yasasıdır, selde zarar gören çiftçiler köleleşmesin diye borçları silinir, borç içindeki köylü köleleşirse, çalışamaz, üretemez ve en önemlisi devlete asker olamaz, yani yazılı tarihin ilk yasalarından beri bu amansız gerçek değişmez bir insanlık bilgisidir, sağcı politikacılar mesela demirel, kırk yıldır, siyasi vaatleri hep, faizleri indirmek borçları silmek üzerinedir..

alacaklılar büyük finans şirketleriyle büyük bir oligarşik düzen kurarlar, çok tuhaftır, benzerliğe bakın, roma imparatorluğu da m.ö. 100 yılında alacaklarını tahsil edemedi ve roma’nın en zengin ülkesi anadolu’yu istila etmeye kalktı. alacaklı şövalyeler anadolu’ya girdiğinde ‘hukuk’ düzeni alt üst oldu ancak anadolu isyan etti, o efes harabelerine iyi bakın, onlar 80 bin romalıyı öldürdü ve anadolu’nun köleleşmesine izin vermedi..

kardeşlerim, türkiye halkı borçlarına isyan edemezse yok olacak.. bu borçlar türkiye’yi büyük bir kumpasın içine soktu, ergenekon'la başlayan balyoz, oda tv, medyayı susturma, bütün bu kumpaslara paralel olarak büyük bir borçlandırma köleleştirmek için projeleştirilip uygulamaya sokuldu..

kardeşlerim, oysa batı’nın hafızasında ‘köle düzeni’ çok yakındır, bakın, üç yüzyıl boyunca batılılar afrika köleleri çalıştırdı, ancak birkaç yüzyıl sonra, bu ucuz işgücünün verimli olmadığı, aksine çok büyük sosyal maliyetleri olduğu görüldü ve batı’da hür işçilerin beyaz işçilerin daha verimli olduğu gerçeği ortaya çıktı.. bugünkü taşeron sistemi bu köle sisteminden çok daha ağır akıl almaz yepyeni bir köleliktir, çünkü afrika’dan getirilen köleler patron tarafından yediriliyor ve barındırılıyordu, unutmayın, köle zencilerin patrona maliyeti günümüz taşeron işçilerin maliyetinden, daha pahalıydı..

ve daha da fecisi, her oligarşik düzen eli sopalı köpek çakal sürüsünü harekete geçirir, halkı dövmek sindirmek için, işte literatürün yazdığı şimdi yüzleşmekte olduğunuz gerçek faşizmin adı budur..



sabahleyin kendime sordum, nihat soma üzerine niye yazamıyorsun, diye, gerçekçi yazarların böyle zamanlarda eli kolu bağlanır, yazamaz, çünkü, dünyaya gelmiş geçmiş hiçbir yazar, soğuk hava deposunda, ceset teşhis odasında, üç-beş aylık kocalarını arayan genç annelerin fotoğraflarından daha güçlü ve sarsıcı bir cümle kuramaz, bırakın önce bir ülke bir dünya bu fotoğrafları zihnine çivi gibi yerleştirsin..

böyle zamanlarda hiçbir yazar, sedye taşıma koridoru açan jandarma bariyeri arkasında ağlaşan sessiz suskun çaresiz annelerin fotoğraflarından daha sarsıcı tek cümle edemez. hepimiz önce bu evlatlarından başka hiçbir şeyleri olmayan annelerin yeri göğü inleten çığlıklarını dinleyelim. acı ve acımasız gerçekler hepimizi önce adamakıllı ve nihayet sahiden bir ‘sinir krizine’ sokmalı. hiçbir yazar böyle zamanlarda, hiç kimse, kurtuldu diye hastane odasına koşan ne yazık ki kollarına bacaklarına zehirlenmeden felç girip o hastane odasında fenalık geçirip saçını başını yolan kız kardeşlerin acısını anlatacak tek cümle bulamaz..

soma faciası şudur, yalan, hikaye, masal, mehmet barlas, gülay göktür, soytarı, liberal, engin ardıç, sabah, yeni şafak, dümen, tezgahla kandırılmış bir ülkede nihayet ‘gerçek kol geziyor’.

gerçek’in fotoğraflarını serbest bırakalım, otuz yıllar sonra nihayet birazcık da ‘gerçek, atını dört döndürsün’..

bizler sustuk pırstık kodese tıkıldık kovulduk, bir ülke yalan ekranlarla avutuldu, ve nihayet gerçek’in de gözü döndü. artık yırtına yırtına delirircesine konuşan gerçek’in ta kendisi.

saklanan gerçek, örtülen gerçek, unutturulan gerçek, boyanan gerçek, borsalaşan finanslaşan gerçek, yandaşlaşan gerçek, soytarılaşan gerçek, dini kitabı paramparça eden gerçek…

sevgili diktatörüm biz bir şey yapmadık, gerçek’in kendisi yaptı, çıldıran kafayı yiyen gerçek’in sonunda canına tak, dedi..

ey kırk yıldır dalgalarını geçe geçe özelleştirelim diyen mehmet barlaslar gülay göktürkler engin ardıçlar, nicesi, ceset teşhis odasında kocalarını arayan bu genç annelerin gerçek gözlerine bakacak yüzünüz var mı, gün itibariyle faşizminiz dünyanın manşetlerinde..

bu güneşten daha kör edici gözlere bakabilecek bir yiğit var mı yaşadığınız topraklarda.. sabahın dördünde morg kapısında megafonla okunan ölülerin isimleri duyuldukça ayılıp bayılıp çıldırıp çığlıklar atan o annelerin feryatlarını otuz yıldır kandırıp örttüğünüz sallayıp üfürerek yok ettiğiniz bu gerçek’i duyacak babayiğit var mı aranızda, gün itibariyle rezaletiniz dalda.ak cıscıbıldak dünya manşetlerinde..

patlayan grizu değil gerçek.. sığmadı manşetlerinize gerçek, sıkışıp daralıp ezilip patlayınca gerçek, hepiniz diktatörünüz gibi fareler gibi kaçacak bir market bulabilecek misiniz?

kardeşlerim, bu ülkede ölüm-kalım savaşı veren gerçek’in kendisiydi. köşe yazılarında üç kuruşluk zekalarının hileleriyle güya örtbas edip sakladılar..

otuz yıldır saklamayacak dalganızı geçmeyecek şimdi de bir ülke doğudan batıya allak bullak olmayacaktı.. otuz yıl gibi bir zaman vardı elinizde, hepimize ülkemize gerçek’le tanışma imkanı vermediniz. iri yağlı suratlarınız kuzu yutmuş göbeklerinizle ekranlarda gerçek’in üstüne oturup sefa sürdünüz..

kardeşlerim, otuz yılın büyük gazetelerin manşetlerine tek tek bakın, işçi, tazminat, sigorta, iş güvenliği konularında tek bir ‘manşetleri’ yoktur, geçtim, ön sayfadan bir işçi bir tazminat bir sendika haberleri var mı, onu da geçtim. bu soytarı liberallerin tümünün on binlerce makalesine bakın, iş güvenliği, tazminat, sigorta kelimeleri kaç kez geçirmişlerdir? sonucu açıklıyorum beyler, sıkı durun: sıfır.. şayet iş güvenliği tazminat sigorta kelimeleri köşe yazılarında birkaç kezcik geçmişse, okuyun o yazıyı mutlaka, da..ak geçmek için geçirmişlerdir..

şimdi halkını tekme tokat döven başbakanlık görevlisi dünya medyasında, gün itibariyle, ingiltere’nin guardian ve ünlü magazin gazetesi daily mail’in manşetinde.. insan soruyor, bir başbakan bu kadar kepaze niye olur? hiç mi sağcı başbakan görmedik. felaketten sonra ekrana çıkıp geçmişteki sağcı politikacılar gibi ‘büyük acımız var, failler yakalanacak, cezalandırılacak, meclis soruşturacak, maden sahipleri hemen kovuşturulacak ve arkada kalan gözü yaşlılar yetimler yalnız bırakılmayacak’ pekala diyebilirdi..

bu seksen yılın yılışık politik yalanını dahi diyemedi başbakan, kendine bedava kömür veren maden patronunu üç yüz ölüye rağmen iftiharla kol kanat gerip sahiplendi..

1800’lü yıllardan bahsetti, isabet etti, şuraya bakın cehalet başbakanlıkta kol geziyor, vahşi kapitalizmin insan cesetleri üzerine oturduğu ilk günlerden bahsediyor, sendikaların tazminatların sigortaların olmadığı 1800’lü yılların başı, yakayı ele verdi, o günlerde 12 yaşında çocuklar da çalıştırılıyordu ve 18 saat dahi çalıştırılıyordu, hatta, delirtilinceye kadar insanlar çalıştırılıyordu, isabet etmiş..

kardeşlerim, özür dilemek, hatayı kabullenmek, çok yorucu bir iş değildir, üstelik sağcı politikacılar için gündelik bir ‘oyalanma’ halidir. özür dile geçsin, hayır, yapamadı, patrona aşkla hırsla sahip çıktı. çok mutlu olmalı, yüzü kızarmadı, her gün engin ardıç mehmet barlas okuyor olmalı. bıraksalardı başbakanı, işçi ölümlerini stalin’e bağlayıverecekti, diyecektim, bugünkü yazısıyla engin ardıç işi stalin’e bağladı bizi de hiç şaşırtmadı.. yandaş yazarları daha ilk gün, şimdi bu faciayı ergenekon’a bağlarlar diyecektim, ki, hiç şaşırtmadılar, gizli haçlı seferleri’ne bağlayan yazılar yazdılar.. hiçbirinin arlanma utanma sıkılma, hiçbir ‘üzüntü’ belirtisi yoktu suratlarında, nasılsa her alçak yalanlarına her olmayacak kumpaslarına inanacak geniş cahil kitleleri var nasılsa, bu ‘acayip hastalığa’ biz ve dünyalılar faşizm ve diktatörlük diyoruz..

tarihlerimizin gelmiş geçmiş en büyük iş güvenliği faciasını yaşadığımız gün itibariyle tarihe not düşmek için yandaş basının kalemşörlerini okuyoruz, istisnasız hepsi bizlere ‘ fırça atmaktan’ geri kalmadı..

haşmet babaoğlu’ndan star yazarları ahmet kekeç’e halime kökçe’ye nicesine kadar ‘bir susun ulan’ diye yazılar yazdılar. susacakmışız, ki, üzüntülerinin keyfini çıkarsınlar.. götü boklu bu kibir dilimizde de yok, maaşlanıp susup evrilip işte hepsi dünya dışı yaratıklara dönüştüler.

şuraya bakın, yemediğimiz laf azar kalmadı, başbakanlarının bıraktığı yerden yandaşları yumruklamaya başladı, az mı yeriz çok mu yeriz, ‘ulan siz soma’dan gezi mi çıkartmak istiyorsunuz’, diye, an itibariyle yazı döşemekle, an itibariyle, bu grizu’yu kesin bilgi geziciler patlattı kumpasları yazmaya başladılar, dine kitaba insana doğaya zırnık saygısı olmayanların aklını allah işte böyle alır..

cesed teşhis odasındaki genç anneler fotoğraflarının kanımızı kaskatı dondurduğu bu günde, bu utanç verici psikolojik hal, bir insanın başladığı ve bittiği yeri işaret eder, bugün evrim günleriydi bir kuyrukları daha çıktı..

feleğimizi şaşırdığımız nutkumuzun tutulduğu böyle acı bir gün içinde akrep dahi sokmaz yılan bile ısırmaz. ‘biraz susun be’ diye sizleri ciyak ciyak bağırtan duyguyu biliyorum, ‘yıkıntı’ içindesiniz, kaleleriniz beyniniz sinirleriniz ‘infilak etmekte’, ‘çöküş’ içindesiniz, bir menfaat, bir zevk, bir maaş uğruna yâ râb ne çok müslüman şeytanlaştı.

bıkmadan usanmadan bir daha aşk ile ‘yazarlığı’ hatırlatalım..

kardeşlerim, şayet bu sözüm ona yazarların on bin makalesi içinde bir tanecik iş’e aş’a emek’e tazminat’a sigorta’ya tesadüf etmişseniz, söyleyin, ben özür dileyeyim.. hem bir ömür yazarlık yapmışsın hem de tek bir ‘emek’ kelimesini laf dolsun diye dahi geçirmemişsin. hem de şimdi soma sokaklarında adam dövüyor adam yumrukluyor ve soma sokaklarına eli sopalı cahil sürüleri sürüp gazetecileri bizleri polis emniyet gücünü arkana almış pataklıyorsun..

sayın diktatörüm, işte ‘fıtrat’ budur..

kardeşlerim, yazarlık ‘sosyal bir kurumdur’, yazarın ‘kamusal ödevleri’ vardır, yazarlar dünyanın neresinde olursa olsun, altta kalanların, avukatsızların, sigortasızların, aç kalanların, hakkı yenenlerin, ezilenlerin, gadre uğrayanların, sahipsizlerin yanında yer almak zorundadır.. bu keyfi bir tercih değildir, üreten’e çalışan’a saygı gelmiş geçmiş medeniyetlerin en yüksek değeridir..

dünyanın ve ülkenin gündeminde hangi acil sorun olursa olsun, yazarların ilk işi, tazminatları sigortaları iş güvenliğini ısrarla hatırlatmaktır, bizim için güzellik de gerçek de hayat da budur, dünyamız için başka tür bir ‘aydınlık’ da yoktur, on bin yılın uygarlıklarından damıtılmış en soylu şaşmaz bilgi de budur..

yani çok parası olanlara daha çok para, çok gücü olanlara daha çok güç vermek hiç değildir..

genç okuyuculara hatırlatalım, lütfen sıkılmayın, mesela, oda tv’ye baskın yapılıp on arkadaşımız içeri alındığı günlerde dahi, bu aciliyet içinde dahi, sigorta ve tazminat kelimelerini kasıtla bilinçle geçirecek bahaneler arayıp yazdık.

genç okuyucu, bakın, yazarlığımız için hayati bir sır veriyorum, hepimizin elleri arkadan kelepçelerle bağlandığı, o gün dahi, emek, iş, tazminat, sigorta, haklarını geçirecek bahaneler içindeydik.

bu böyle amansız bir kavgadır, başımıza hangi bela gelirse gelsin, mutlaka, tazminattan sigortadan emek’ten üretimden bahsetmenin bir yolunu buluruz, bunu şimdi nasıl anlatırım, bizim allah’ımız böyle bir şeydir, hadi ‘bismillah’ denir ya her işin başı, bizim bismillah'ımız emek’tir iş’tir, tazminattır sigorta ve haklardır.

mesela bir örnek, balyoz davası başlamış, yer gök işgal altında, o günler içinde dahi, bu aciliyet içinde dahi, o yaka paça nefessiz günler içinde dahi, emek’i iş’i hakları tazminat’ı bir punduna getirip yazılarımızın içine başına ortasına alakalı alakasız sokuşturmaya çalışırız, bu da bizim meslek sırrımızdır, o ceset teşhis odasındaki genç annelerin yüzüne bakabilmek için..

öğrenin diktatörün çocukları, çünkü hayat bize geniş kitlelere uzanmak için iki şans vermez. elimiz kelepçeliyken kameraların bize döndüğü o an’ı bir fırsat bilir, şöyle düşünürüz, şimdi tutuklamalar var bir milyon kişi oda tv’yi tıklayacak, işte bizim için emek’i iş’i hakları, tazminatı, sigortaları, hatırlatmanın tam sırası, böyle mahrem konuştuğum için yazarlığımdan özür dilerim.

hepimiz biliyoruz buz gibi yanılmaz kalkmaz düşmez kalkmaz vahşi bir düşman var önümüzde, satır arasına hakları, tazminatı, güvenlik’i sigorta’yı yerleştirmek, işte bu da bizim bilinçaltımızda sakladığımız destani sanatımızın anlatılmayan hikayesidir..

çünkü gelmiş geçmiş insanlık’ın tek büyük kavgası ve davası budur..

genç okuyucu kardeşim, açın o günkü tv konuşmalarımızı, ülke işgal edilmiş binlerce subay sığırlar gibi içeri tıkılmış, o gün o nefessiz aciliyet günleri içinde dahi, emek’ten iş’ten bölüşüm’den üretim’den haklardan tazminat’dan sigorta’dan bir şekilde bahsetmenin cambazlığını yapabilirsek kendimizi avutabiliyorduk..

ve acımasız sorun şudur, tazminat iş güvenliği taşeronluk sigorta konusu okuyucuya ‘sıkıcı’ gelebilir, işte bir yazar, bu sıkıcılığın buhranına düşmeden, deyimler atasözleri vurgular tonlamalar kısa hikayelerle, bu ‘sıkıcılığı’ neşeye ve sevince ve coşkuya ve tek büyük insanlık idealine döndürmenin yolunu mutlaka bulmalı, ve okuyucusuna bu sıkıcı addedilen konuları, renkli, dikkat çekici, şaşırtıcı, büyüleyici bir atmosfer içinde sunabilmeli..

kardeşlerim, çünkü bir yazar tahtırevanın neresinde oturduğunu bilmeden yola çıkamaz. bir ayağınız tazminat sigorta işsizlik alt kalandan yana olmadan uzun ömürlü ve onurlu yaşayabilmeniz mümkün değildir. tahtırevanın bu tarafı sizi yalnız parasız perişan bırakır, dert etmeyin bir yazarın bir marangoz çırağını bekleyen testereli kazalardan üstün daha şanslı tarafı olamaz..

bundan yirmi yıl kadar önce istanbul’da bir gecekondu yanar ve bir aile beş çocuğuyla yedi kişi kömürleşerek ölür, aynı gece atv programına çıkan yaşar nuri öztürk ve ilber ortaylı, namazda ettehiyatü okunurken işaret parmağını kaldırmanın ilmihali üzerine saatlerce konuşuyordu ve ertesi gün gözüm dönmüş gibi küfürler savurdum, çok sonra, bu ağza alınmaz küfürlerim için bugün saygı duyduğum bu iki isimden de çeşitli vesilerle şahsen özür diledim, sorun şudur, beş küçük çocuk zavallı derme çatma gecekonduda kömür olurken bizim insanlığımız onurumuz sorumluluğumuz nerdedir sorusuna küfürden başka cevabımızın tıpkı bugün gibi kalmamasıdır..

tabii ki insanlar ağız dolusu küfredecek, bugün soma’da cesed odasında genç annelerin ceset teşhisi fotoğraflarına, osmanlı’ya haçlı seferleri hazırlayan gizli örgütlerin tezgahı gözleriyle bakan ucube yaratıklardan, olmamak için..

ve hayatı boyunca maaşlanıp hazır yemiş ve istediği pahada kitapları ev adresine kadar getirtip alan insanlar, gerçek bir ahlak dersini, şimdi ortalığa saçılmış işçilerin hikayelerinden öğreniyor…

madenden yeni kurtarılmış, mikrofon dayanmış, içerde sıkıştığı boğulduğu nefes alamadığı son saniyelerinde avcuna ailesine son bir elveda hakkınızı helal edin notu yazan ve gazdan arkadaşlarını nasıl kurtarırım hikayesini anlatırken.. dinledim ekrandan.. kurtulduğuna hiç sevinmiyor, masum sessiz bir köylü çocuğu, kurtulma hikayesi bittikten sonra şu sözleri kayda geçiyor: ‘vardiyayı üç saat erken bıraktım içeri üç saat borcum var, üç saati çalışıp ödemem lazım, içeri üç saat borcum kaldı…’

peygamberler azizler tarihinde arayıp bulamayacağınız bir ‘ahlak’ dersini hepimiz bu köylü yoksul çocuktan öğreneceğiz…

ey kudurmuş soytarı liberaller ucube islamcılar, öğrenin, işçiler son iki yüzyılda sanayi toplumuna dönüşen dünyamızın ‘azizleridir’..

çünkü kimseye muhtaç olmadan kıt kanaat yaşarlar.. emekleriyle yaşarlar. alınterleri her şeyleridir. lükse şatafata israfa düşmandırlar. kimseye efendi demezler. o eski çağların ‘azizleri’ gibi bir lokma bir hırka yaşarlar.. böylelikle hepimizi tüketim canavarı yapan gözü dönmüş dünyamıza, ‘insan’ın onurun çalışmanın erdemini, hayatları pahasına, hepimize gösterirler..

işçiler çağımızın azizleridir.. sizin hacılarınız hocalarınız çoktan lüks villalarla yaşamaya başladı ve o eski yoksul kanaatkar günahsız yaşamaya çalışan evliyaları çoktan unuttular, ama bugün çağımızda, kimseye muhtaç olmadan ve eyvallah demeyen insanlık meşalesini hala ayakta tutan, işçilerdir, içimizde sadece onların geride kalan çocukları onur ve emek nedir, hepimizden iyi bilir..

siyaseti kurumları zihniyeti hırsı iştahı talanı yağmasıyla, tam anlamıyla çökmüş bir ülkenin altından bizi kurtaracak tek çıkış yolunu, yoksul köylü maden işçisi çocuğun, bu masum ve samimi ‘borcunu’ dile getiren, ülkeleri dinleri hepimizi ayakta tutan işte bu ‘ahlakından’ öğreneceğiz, bir türlü öğrenemediniz, insanlığın ‘madeni’ budur ve o karanlık tünellerden gerçekte çıkartılan da işte bu ahlak’ın madenidir..

o ‘madenden’ sadece kömür para çıkmıyor, o madenden, alınteriyle çalışmanın ‘ahlak’ı çıkıyor, tarih boyu binlerce hoca alim ve yandaşları sizler, dinleri soylu fikirleri iğdiş etti, kendi çıkarı için en doğru fikirleri bile çarçur etti, sömürdü, okunmaz yenilmez murdar hale getirdi, kardeşlerim, işte bu şeytan yazarların hiçbiri bu ‘kutsal alınteri’yle baş edemez..

ey soytarı liberaller ey diktatörünün götünün derdine düşmüş yandaş yazarlar, emek derken, insanlığın ve bizlerin savunduğu budur, emek ahlaktır, cengiz aytmatov’un al yazmalım filmini bin defa seyrettiniz, neyi anlatıyor o film, aşk, emektir, emek hepimizin ortak dini’dir, işte vahşi liberalizm ve oligarşisi bu kutsal emeği köleleştirip üstüne sarsılmaz ve acımasız bir zalim egemenlik kurdu ve sizleri maaşlayıp başına nöbetçi dikti..

bugün hepimize düşen, o jandarma bariyeriyle oluşturulmuş ceset koridorunun etrafında yere çökmüş çocuklarını bekleyen konuşamaz bakamaz ağlayamaz çökmüş çuvallaşmış hale gelmiş annelerin o sessiz fotoğraflarına hep birlikte bakabilecek gücü bulabilmektir, o annelerin gözlerine bakabilecek gücü bulabilirsek samson’un yumrukları gibi bu devasa binanın sütunlarını çökertebiliriz..

anneler ki, ne söylenmeyi bilir ne şikayet, o anneler ki sadece annedirler, çocuklarının cesedleri tek tek önlerinden geçiyor, her şeyden yoksun bu annelerin dünya denen bu talihsiz yerde sadece evlatları var, şimdi onlar da karbondioksit zehriyle boğulmuş.. işte bugün yazarlara düşen görev, islam’ın dinine de, isa’nın kilisesine de, bir dudağı yerde bir dudağı gökte diktatörlere de, hayatlarında bir ‘uyanma’ ‘ayılma’ ‘aydınlanma’ hali olarak bu adaletsizliğin fotoğrafıyla dünyaya haykırmalı..

bu fotoğraflarla hepimiz ‘sömürülen yoksul insanları’ ‘sömürge halklarını’, peşkeş çekilen ülkemizi, yağma edilen servetlerimizi, çığırından çıkmış insanlık değerlerini, kendi refahı için soyup sonra da bunun adına ‘demokrasi’ diyen soytarı liberaller ve diktatörlüğün yandaşlarını hatırlayacağız, kardeşlerim bir de durmadan tekrarlanan bu katil bu hayasız saldırılar karşısında dünden daha çok kol kola girmekten başka yolumuz olmadığını hatırlayacağız…

gözlerimiz seneler seneler sonra nihayet bir gün bu yoksul soylu köylü maden işçilerine çevrildiği bu gün, hepimiz o yüce insanlık ahlak’ının damarını yeniden bulmuş gibi sevinip yeniden hatırlayıp sokak sokak bağıracağız, kardeşlerim daha dün, o yoksul soylu işçilerin dağ köyünde, o yere göre koyamadıkları diktatörlerinin fareler gibi kaçtığını gördük, ekranlardan gazetelerine nicesinin kaçtığını göreceğiz..

trt nedir çiftlik, diyanet nedir çiftlik, anadolu ajansı nedir çiftlik, bakanlıklar nedir çiftlik, üniversiteler nedir çiftlik, havuz medyası nedir çiftlik, kardeşlerim, bütün bu çiftliklerden fareler gibi kaçacakları günler artık yakındır..

ey ahlak’ını alınterinden çalışma’dan üretim’den emek’ten öğrenenler, sizden büyük güç, sizden başka gerçek, sizden başka ahlak, sizden başka ‘dünyalı’, sizden başka ‘insan’ kalabilen yoktur..

insanlığın en kudretli bu değerlerini hala anlamayanlar varsa, bugün, bu fotoğrafların hatırına kendileriyle içleriyle üç beş dakika konuşsunlar, ‘hayatın anlamını’…

bir de hala utanmadan kralının av partisine çıkmış köpeğinin maceralarından bir maneviyat anlatmaya çalışıyorlar..

maneviyatı dahi ona buna efendi diyen köpeklik haline getirdiniz, maneviyat, çalışmak’tır, üretim’dir, ‘bölüşmek’tir, alınteri’dir ve maneviyat sadece kendi emek’ine güvenen insanda olur..

(http://www.odatv.com/n.php?...)
(0)



20537 #2  #20537
yazı ve yorumlarını oldukça beğendiğim ulusalcı yazar. vaktinde kitapları çok ünlüydü, ateşli ve duygusal yorumlar yapar, bolca argo kullanmaktan çekinmez. yapmacık değil samimidir.
(0)



31998 #3  #31998
özellikle lise dönemimde bol bol okurdum kendisiniza getirici bir üslubu bulunmaktaydı. kitaplarında kullandığı argo dil itici değil kesinlikle doğaldı. gel görelim ki kendisi zaman içinde çizgisinden çıkmış ve bizleri üzmüştür.
(0)



66941 #4  #66941
10. ankara kitap fuarında bugün kendisiyle tanışıp, konuşma fırsatı bulduğum; son kitabı islamcı erol nasıl çıldırdı? yı imzattığım , yurdumun düşünen, seven, yüreği güzel insanı. iyi bir edebiyatcı, ülkesini seven bir aydın. orada benim sıkılganlığımı bile fark edip " gel yaa bi fotoğraf çekilelim beraber" diyerek beni , içten içe çok istediğim ama sittin sene giremeyeceğim ünlülerle fotoğraf çekilme atraksiyonuna soktuğu için de kendisine ayrıca çok teşekkür ederim.

afrika denilince aklına ben gelecekmişim; tanıyan varsa arada afrika deyiversin kendisine.
(0)



Tümünü Göster [4]

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

betexper fethiye escort kuşadası escort
Son Yapılan Yorumlar: