17 ağustos 1999 gölcük depremi

17 ağustos 1999 gölcük depremi

Tümünü Göster [7]

22922 #1  #22922
17 ağustos 1999 tarihinde saat 03.02 'de gerçekleşen ve 20.000 'in üzerinde insanın ölümüne, yüzbinlerce insanın evsiz kalmasına yol açan büyük deprem. türk halkının bilinçaltına işleyen ve bir neslin en büyük korkusunun deprem olmasına neden olan doğa felaketi.

yaklaşık 45 saniye sürmüş, gece saati olduğu için hemen herkesi uykusunda yakalamış, deprem bilinci olmaksızın daha çok para kazanmak için yapılan dayanıksız evler yüzünden ölü ve yaralı sayısı çok fazla olmuştur.

türkiye 'nin yaşadığı en büyük travmadır..
(0)



22926 #2  #22926
bir gün öncesi çok sıcaktı. on yaşındaydım, deprem kelimesinin karşılığını belkide daha önce duymama karşın o gece almıştım beynime kazıyarak, atlet kilot. annemle birlikte uyuduğumu hatırlıyorum sonra hepimiz evin salonunda bir araya gelebilmiştik. babam kanapede sigarasını içiyor ve sanırım binanın çökmesini bekliyordu, bulabildiğim bir tişörtten sonra herkes gibi kendimizi dışarı attık yan binadaki dedem hariç, dinç olmasına rağmen çıkmamıştı evden rahmetli. herkes gidecek, sabahlayacak kalacak bir yer ararken o balkondan bize gülümsüyordu.
(0)



22930 #3  #22930
17 agustosu hafizalara kazimistir. kucuk bir cocuk olarak idrak edememistim acikcasi. herhalde yalova'da tas ustunde tas kalmamistir.

ardindan gelen ekimde yasanan duzce depremini de hatirliyorum. oradan kalan kelimeyse kaynasli. duzcenin il olmasi da bu tarihten sonra. felaketlerden sonra il yapmak bizim milletin karakterinden.
(0)



22954 #4  #22954
arkadaşın yüzbaşılar semtindeki bekâr evinde yakalandığım deprem. evde yalnız olmam, binayı tanımamam işin tuzu biberi olmuştur. yattığım yatağın üstüne, ben fırlayıp kalktıktan sonra masif ağaçtan bir kütüphane devrilmişti. deprem esnasında camdan baktığımda gördüğüm şey kızıl bir gökyüzü idi. sarsıntı geçene kadar, açılan daire kapısının kirişlerine tutundum. yaşam üçgeni denen şeyin y 'sinden bîhaberdim. az hasarlı evden kör döğüşü tarzında ellerimle havayı yoklayarak çıktım. o zamanlar ordupazarı şimdilerde migros olan binaya yöneldim. jeneratörleri devreye girmiş, etrafı ışıl ışıldı binanın...park alanındaki arabalarında radyo dinleyen insanlara eşlik ettim. hiç kimsenin elinde ya da aklında bir "yapılacaklar listesi" yoktu. insanları hayatta tutan tek şey, yaşama içgüdüsü idi. derken şimdilerde pek bilindik günler, geceler geçirdik. demem odur ki, deprem bu coğrafyanın yadsınamaz bir gerçeği ve onunla, ona rağmen yaşamayı öğrenmemiz gerek.
(0)



32087 #5  #32087
türkiye için kırılma noktası olan felakettir, ihmalin kol gezip tetiklediği facialar saymakla bitmez bu coğrafyada; ancak işin toplumsal boyutları/travmaları hala taze ve hala ilk günkü gibi yıkıcı.

17 ağustos gününün akşamına doğru. havadaki garip kokunun yoğunluğu artıyor. depremin yıkıcı etkileri her yere fena halde yansımış. deniz, bulanık kelimesiyle açıklanamayacak kadar kötü bi' griliğe bürünmüş; televizyon açık. yitirilen canların sayısını veriyor ajanslar. on bin, yirmi bin, otuz bin. sayı arttıkça, endişe bir tür tepkisizliğe dönüşüyor.

günlük telaşları unutuyoruz. çocukluk hayallerim ve anılarım başka bir sarsıntıyla bütünleşiyor. düğüm atılıyor oraya, unutma diye. unutulmuyor. ne mümkün!

coşkuyu, neşeyi kaplayan kederle yüzleştiğimde birkaç yaş büyüdüm sanki. sahile battaniyelerle gidip geceyi sabaha kattığımız zamanları unutamıyorum. “acaba binaların altında kalanların durumu nasıl” düşüncesiyle “durumu kabullenme” hissi oluşuyor. kabulleniyorsun çaresizce. daha kötüsü de olabilirdi diye.

sarımsaklı’yı bilenler bilir. ben 17 ağustos’tan önce oradaydım. her akşam incikçi boncukçuların önünü dolduran kalabalığın, maraş dondurmacısının önünde kuyruğa giren, dondurmacının şakalarını kaydeden turistlerin; herkesin en az bir kereliğine “omuz omuza” türküsünü bizzat yaşadığı mahşer kalabalığından hallice yürüyüşlerin, yerini ‘in cin çift kale maç yapıyor’ sessizliğine bırakışına şahit olmak… bu duyguyu, bu felaketi yaşamanın bünyelerdeki etkisi, etki olmaktan çıkmış artık. gerçekle hayalin iç içe geçtiği, kabusun her karanlık gecede bundan böyle “hep” kovalayacağı zamanlar başlıyor.

fakat 17 ağustos gününün akşamı, sıfatlarını burada sayıp yazıya gölge düşmesini istemeyeceğim pisliğin teki, “seni anan benim için doğurmuş” eşliğinde gazı köklüyor doğan görünümlü şahin ile. kafa dağıtmak için çıktığımız sokakta toplasan on kişi bile değiliz. beynimden vurulmuşa dönüyorum.

reyhanlı’daki patlamadan sonra takınılan tavır, beni 99′a götürdü tekrar; ister istemez... o gün hissettiklerim, yitirilenler; ayakta kalmaya çalışanların film şeridi gibi gözümün önünden geçmesiyle, oturup yeniden düşündüm. duyarlılık damarlarımız, kıytırık bir oyuncunun “bana reva gördükleri muameleye bak, bu ülke nereye gidiyor” reklam kuşağıyla mı kabaracak?

böyle olacaksa eksik kalsın. bu kadar mı göbek bağıyla bağlandık birilerine biz? kalmadı mı lan umut?

23 ekim 2011′de, van’da yaşanan depremden sonra gördüğüm dayanışma manzarası beni umutlandırmıştı. örgütlü olmanın, ayrışmamanın ne kadar doğru olduğunu gördük. küçük de olsa bir şeyler oluyordu lan işte.

17 ağustos’un üstünden geçen senelerin tahlilini yapmak ya da o günden bugüne hiçbir şekilde yol alamadığımızı; hatta çok fırsatımız varken bile isteye savsakladığımızı anlatmak çok zor. güven duygusunu kibire değişip, basiretsizliği ve genel basiretsizlik oranından daha yüksek bir donanımsızlığı baş tacı yapabilme yükünün, dev enkazlardan daha ağır ve acı olduğunu söylemek hakikaten zor. o gün yaşananlar; binaların altında can çekişen, videolarına/fotoğraflarına sonradan ulaşıp baktığım birçok kişinin yüzleri aklımdan çıkmadı. sevdiklerinden bir anda kopmuş insan çaresizliğini yıllarca belleğimde taşıdım bu yüzden.

seslerini duydum, yüzlerini unuttuğumu sandığım zamanlarda ansızın belirdiler karşımda. sonra sorguladım, yarın aynı durum hepimizi yine bekliyor. “bu artçı deprem büyük istanbul depremini tetikler mi???” goygoyunun sürekli ısıtılılıp yavşakça yedirilmeye çalışıldığını gördükçe bu ülkeden de insanlar(ın)dan da tiksinir hale geldim.

çok canları toprağa gömdük; fakat hiç ders almadık, hiç de affedilmeyecek bir kumar oynamakta şu an bu ülkeyi her alanda mahvedenler. heyula gibi tabutlar yarattılar. (ki aslı daha sağlam). garibanları kandırıp balık istifi gibi yerleştirdikleri toki adı verilen konutlar -sadece bu yapılar değil, ülkenin geneli için bir tablo ortaya koysak karamsarlıkları buhranlara katarız diye düşünmekteyim- iki damla yağmura dayanamayıp sele esir olurken, yarın olası bir depremde hayatta kalabilme umudu taşıyoruz. doğanın gelmişini geçmişini ağlatıp, cümlesine rahmet okuttuktan, şerefimizi haysiyetimizi sattıktan sonra merhamet bekliyoruz doğadan ya da inandıklarımızdan.

ama yaşamın gerçekleri ağır bir tokat gibi yüzümüze vurduğunda, -pamukova’daki “hızlandırılmış tren” faciasını hatırla- sadece depremleri ciddiye almamanın bedeliyle değil, aynı zamanda her alanda bize hükmeden kişilerin iğrençliklerinin; peşkeşin, usulsüzlüklerin yolsuzlukların yarattığı ahlaksızlığın, yozluğun ve yobazlığın övülmesiyle inşa edilen toplum modelinin binalardan daha tehlikeli olduğu sonucuyla yüzleşiyoruz. bu kadar basiretsiz, işinde/mesleğinde/alanında uzman olmayan kişileri akraba-eş-dost kontenjanından bir yerlere yığıp, niceliği nitelikten önde tutma şizofrenisiyle ölüm fermanımız imzalanıyor. bizse o yöneticilerin yakasına yapışmamız gerektiği halde partizanlık daha çok işimize geldiği için gündelik siyasete gömülüyoruz. “halk böyle istedi” büyüklenmeleri, yitirilen canları sayıdan ibaret görme iğrençliğini ruhumuza kodluyor.

meramım çok açık gençler: ben sevdiklerimi; işinde ehil olmayan, hiçbir kabiliyeti olmadığı halde -bir şekilde- o makamlara gelmiş ve koltuğa yapışmış gerizekalı yöneticiler yüzünden kaybetmek istemiyorum.

en zor duruma gelinmeden yapılması gerekenlerin, alınması şart olan önlemlerin savsaklanmasının; kaypaklıktan başka meziyeti olmayan yöneticilerin, felaketten sonra “7.4 yetmedi mi” diyenlerin yaşadığı kafayı aratmayacak açıklamalar yapmasının üzerinden çok zaman geçti, evet. fakat bugüne bakıldığında o rezalet sözlerin sadece şekil değiştirdiğini görüyoruz. “afet olunca kenetleniyoruz” masalı bitti.

demokratik her tepkiye ve itiraza karşı kin besleyerek, insanların hayat hakkını gasp etmeyi, doğayla sidik yarıştıracak kadar kör olmayı inatla sürdürenler o günden beri daha fazla itibar gördüler.

ve böyle giderse, yarın sesimizi kimse duymayacak; esas kanıma dokunan şey de bu.
(0)



35247 #6  #35247
17-agustos-1999-golcuk-depremi 53efedcba5e21.jpg
15 yıl önce yine böyle sıcak ve karanlık bir gecede hayatları tonlarca beton altında yok olan insanlarımızı anıyorum. ışık içinde uyusunlar.
(0)



51749 #7  #51749
sesimi duyan var mı? cümlesi halen tüylerimizi ürpertir. 6-7 günün ardından enkazdan çıkan mucizeler, yitip giden binlerce can. keşke hiç olmasaydı.
(0)



Tümünü Göster [7]

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

fethiye escort dikmen uydu elektronik
Son Yapılan Yorumlar: