gazali

gazali

59159 #23151  #59159
nam-ı diğer zeynüddin: dinin süsü, dinin ziyneti. bana göre ise master of fallacy, dünya tarihinin en kabiliyetli safsatacısı...

firdevsi'nin şehri tus'da doğmuş ve ölmüş son felsefe bükücü, tarihin tümüne hükmeden bir reformsavar... kendisi acemdir ancak selçuklu devleti vatandaşıdır; melikşah, 1. mahmut ve berkyaruk dönemlerinde bağdat nizamiye medresesi rektörlüğü yapmıştır. nizamiye medreseleri temeli emevi ve abbasi dönemlerinde atılan sünni islam geleneğinin karkasını oluşturan medreselerdir.. islamın ilk bir kaç yüzyılında yaşanan ehli beytçiler-ehli hadisçiler savaşını çoğunluk anlamında ehli hadisçiler kazanmış ve bunun sonucunda fas'tan endonezya'ya kadar islam aleminin %85'ini oluşturan nedenselliği ve rasyonalliği reddeden sünnilik, nizamiye medreselerinde başını gazalinin çektiği bir takım alimlerce kaya gibi, beton gibi, dağ gibi işlenmiştir tarih sahnesine.

gazalinin yaşadığı 11. yüzyılda mısır şii, batini, alevi, nusayri ya da bunların prototipi sayılabilecek ehli beytçi fatimi devleti idaresi altındadır ve kahire'de ehli beytçi islamın membağı olan el ezher medresesi kurulmuştur. işte ehli hadisçi gelenekten gelen ve el ezher'e rakip olarak kurulan sünni islamın ilk medresesi de nizamiye medresesidir zira emevi ve abbasi döneminde eğitim sistemleri var olmuş ancak eğitim genel anlamda camiilerde verilmiş ve kurumsallaşamamış, eğitimde kurumsallaşmayı ilk kez fatimiler 10. yüzyılda kahire'de el ezher medresesini kurarak yapabilmiştir. buna tepki olarak nizamiye medresesi de selçuklu hükümdarı alparslan ve melikşah döneminde vezirlik yapmış bir diğer tus'lu nizamülmülk tarafından kurulmuştur çünkü medresenin ciddi bir düşünce üretme ve propaganda yapma metodu olduğu, islam aleminin de batini/şii/ehli beytçi düşünce etkisi altına girmeye başladığı farkedilmiştir. bağdat'tan sonra isfahan, nişabur, basra ve musul gibi şehirlerde de nizamiye medreseleri açılmış ve bu medrese geleneği önce ilhanlıların daha sonra osmanlıların medreselerinin temelini oluşturmuştur. ehli beytçi el ezher medreseleri önce eyyubiler zamanında ve ardından moğol/türk akınları sonucu mısır'ın memluk devleti idaresi altına girmesi ile sünnileşmiş ve nihayetinde batini düşünce iran'a taşınmıştır, nizamiye medreseleri de arap aleminde başını fatimi sonrası el ezher'in ve gayri arap milletler için osmanlı medreselerinin çektiği bir süreçle 20. yüzyıla kadar gelmiş, araplarda selefileşmiş, güney asya ve hindu-paki milletlerde lokalleşmiş bir biçimde halen devam etmekte iken batılı türklerde cumhuriyet sonrası kaçak cemaat ve tarikatlara dönüşmüş, orta asya türklerinde ve kafkas müslümanlarında da sosyalizm altında yok olup gitmiştir.

işte gazali bu nizamiye medreselerinden ilki ve en büyüğü olan bağdat nizamiye medresesinin üçüncü rektörüdür.

gazali fıkhen şafii ve itikaden eşari mezhebine tabiidir. eşarilik kuran yorumlanırken ya da islamla ilgili her hangi bir tez ortaya atılırken akla daha az `nakil`e yani ayet, hadis ve sahih kabul edilen dini belgelere daha fazla itibar etmek gerektiğini savunan islami düşünce sistemidir. sünni türkler maturididir ve maturidilikte akıl ve nakil dengesinin %50-50 olması gerektiği savunulur. muteziler bütünüyle akılcıdır, selefiler (ışid ve suudiler) ise bütünüyle nakilcidirler. yani gazali bünyesinde bulunduğu inanç tabanlı mezhebi gereği nakli akıldan üstün tutmak zorundadır ve bütün hayatını bu uğurda harcamış, kendinden önce gelen kısmen rasyonalist islam felsefecilerine ve hatta aristo'ya kadar uzanan diğer yunan felsefecilere "naklin daha önemli olduğu" önyargısını bütünüyle kafasına taşır vaziyette cevaplar vermiştir. öyle mantıklı safsatalar yapmıştır ki islam alemi bugün dahil olmak üzere gazaliden sonra bir daha belini doğrultamamıştır.

`gazalinin nedenselliği ve determinizmi reddi`

gazalinin islam dünyasına verdiği zararlardan en önemlisi kitlelere determinizmi ve nedenselliği bütünüyle reddetirmesidir. kendi yazdığı bir kitapta bunu "el ve yüzük metaforu" ile açıklar ve "elimi salladığım zaman, elim hareket ediyor ama parmağımdaki yüzüğün elim yüzünden hareket ettiğini söyleyemem, elimi sallamam paramağımdaki yüzüğün hareket etmesinin sebebi değildir, bir erkeğin bir kadını döllemesinin doğan çocuğun sebebi olduğu hakikat değildir, iki ayrı olay arasında nedensellikten ziyade birliktelik ilişkisi vardır, parmağımdaki yüzük elim hareket ettiği için değil parmağımla birlikte olduğu için yer değiştirmektedir" der. ve bunu adetullah denilen "allahın evreni yönetme sisteminin kuralları" anlamına gelen bizim de doğa kanunları diye çevirebileceğimiz bir kavram üzerinden şöyle açıklar:

"hz. ibrahim'in ateşe atıldığı halde yanmamasını nasıl açıklarsınız?
ya allah ateşin yakma özelliğini yok etti bir süreliğine diyeceksiniz ki bu ateşi ateş olmaktan çıkarır
ya da allah ibrahim'i yanmayan bir tür maddeye çevirdi diyeceksiniz ki bu da ibrahim'i insan olmaktan çıkarır.
bu yüzden ateşe giren insanın yanması allah'ın adetullahı değildir (doğa kanunu değildir) zira allah ateşi de ibrahimi de zerre değiştirmeden ateşin ibrahim'i yakmasını engelleyebilecek güçtedir. yani nedensellik ya da neden-sonuç ilişkileri üzerinden edinilen bilginin hakikat olduğuna emin olmayız... "

nedenselliğe aynı eleştiriyi gazali'den altı yüzyıl sonra david hume yapar:

nedenselliğe göre her sonuç bir nedenden kaynaklanır ve aynı nedenler her seferinde aynı sonuçları doğurur. bugünkü bilim nedensellik ilkesinin üzerine inşa edilmiştir mesela, modernizm ya da pozitivizm gibi kavramlar da aynı şekilde. hume bir olayın bir nedene bağlanmasının gerekçelerini araştırır ve bunu nasıl bilebileceğimizi sorgular. bu sorgu sonucunda da nedenselliğin temelinin tecrübe daha doğrusu deney ve gözlem olduğunu, söz gelimi hiç tecrübe etmeden göldeki suya bakan birinin suyun insanı boğabilecek bir şey olduğunu bilemeyeceğini bunu ancak göle girip suya battıktan sonra keşfedebileceğini yani sebep ile netice bir arada olduktan sonra boğulma hakikatinin keşfedilebileceğini, boğulma sonucunun sadece nedenden çıkarılabilmesinin imkansız olduğunu söyler. yani elinizde bazı "nedenler" varsa bunlardan sonuç çıkarmak akli bir tutum değildir zira gazalinin söylediği ibrahim'in ateşe atıldığı halde yanmaması ya da doğa kanunlarının neden-sonuç ilişkileri şeklinde olmaya da bileceği iddiası hume'un tutumu ile aynıdır. bana göre gazali bu felsefeyi kafasında kurduğu "her şeyin bir nedeni vardır o halde allahın da bir nedeni vardır, allah neyin sonucudur" sorusuna kendi kendine cevap ararken bulmuştur çünkü allah bir şeyin sonucu değilse "her şeyin bir nedeni var" demek de mümkün değildir. işte bu tutum bugünkü islam dünyasında bütünüyle nedenselliğe bağlı bilimin reddedilmesi sonucunu doğurmuştur. daha önce yazdığım (bkz: #58573) şu entry'mde türkiye'de islamcı bir profösörün tüm pozitif bilimlerde nedenselliğin sadece ve sadece allaha bağlanması grektiği ifadesinin ve "tüm nedenlerin nedeni (müsebbibül esbab) allahtır" mottosunun ders kitaplarına işlenmesi gerektiğini ifade ettiğini yazmıştım. bu ideolojik saplantı bu profösörün kafatasının içine gazaliden gelip yerleşmiştir. ve bugünkü imam hatip liseleri ile islamcı mücadele, dindar nesil tartışmaları da gücünü gazali felsefesinden almaktadır. islam dünyasının en medeni ve en ileri ülkesi olan türkiye cumhuriyeti gazali yüzünden bu haldedir, varın gerisini siz düşünün.

`gazalinin ahlakın ırzına geçmesi`

bugün medeniyet dediğimiz şey avrupa medeniyetidir. o da roma'dan dolayısıyla da yunan medeniyetinden gelir. felsefe tarihini inceleseniz de bu böyledir, hukuk tarihini ya da sanat, mimari ve bilim tarihini inceleseniz de. üç bin yıl önce ege civarına yerleşmiş helen toplumundan bugünkü iskandinav, germen, anglosakson ya da latin toplumlarına düm düz bir çizgi çekebiliyorsunuz. sokrat ve aristo'dan heideger'e ya da habermas'a kadar geçen süreç aynı kavanozun içine biriken su damlaları gibi bir şey. islam aleminde de bu kaba damlayanlar var; tıpkı ibn-i sina ya da farabi gibi.. ama hem nitelik hem de nicelik olarak devede kulak kalıyor ki zaten gazali sonrası dönemde `medeniyet kavanozu`na pek etki edebilmiş değildir islam coğrafyası... neden acaba?

gazalinin `tehafütü'l felasife` isminde bir eseri var ve bu eseri sırf aristo felsefesini, farabi, ibni sina, kindi gibi müslüman filozofları ve genel anlamıyla felsefenin ta kendisini eleştirmek için daha açık bir ifade ile medeniyet kavanozunu tuz buz edebilmek için yazmıştır. zira söylediğim gibi gazali müsebbibül esbab olarak tanrıyı görür ve "her şeyin nedeni varsa tanrının nedeni nedir" sorusundan kaçınabilmek için nedenselliğin kendisini reddeder. "tehafut" tutarsızlık demektir ve kitabın ismi de filozofların tutarsızlığı olarak çevrilebilir, yani gazali bütün felsefeye tek başına savaş açmış bir mohikandır. gazalinin filozof kelimesine yüklediği anlamı da idrak etmek lazım. gazaliye göre alimler dört sınıftır:

1-bâtınîler: hakikatin imamdan öğrenme yolu ile öğrenileceğini iddia ederler.
2-filozoflar: hakikatin deney ve mantıkla öğrenileceğini iddia ederler.
3-kelâmcılar: hakikate giden yolda görüş ve çıkarım sahibi olduklarını iddia ederler.
4-mutasavvıflar: hakikatin keşif ve ilhamla öğrenileceğini söylerler.

ve gazali kendini daha çok bir mutasavvıf olarak görmektedir. ya da tarafsız bir tepeden bakıp bu 4 gruptaki çocukların oyunlar oynayışını izleyen bir yetişkin gibi olduğunu sanmaktadır. en nihayetinde medeniyet kavanozunu dolduran insan aklının birikimini hakir görmüş, küçük görmüş ve metafiziği her türlü insani fikirden üstün tutmuştur. bu tavır islam alemini dünyanın genel medeniyet kavanozundan ayırmış ve kendine ait çok daha ufak bir kavanoza akmasına neden olmuştur. işte bu yüzden korelisinden japonuna, güney amerikalı yerlisinden moğoluna kadar bin bir çeşit kimlik, din ve toplum modern dünyaya ve genel medeniyete çok rahat adapte olabiliyorken islam alemi kendi ufak kavanozundaki üç beş damla suyun içinde debelenip durmaktadır.

gazali, batınileri zaten reddediyordu, filozoflara gerekli cevapları "filozofların tutarsızlıkları" isimli eseri ile vermiş ve geriye kelamcılar kalmıştı. zira gazali'den sonra islam dünyasında filozofların nesli tükenmiş, kelamcılar da zamanla tükenerek yok olmuş geriye sadece mutasavvıflar kalmıştır. kelam ilmi denen ilim "kuran ile hakikat nasıl bulunur, akıl ile kuran çeliştiğinde ne yapmak lazım gelir, akıl mı üstündür kuran mı üstündür" sorularına cevap arayan bir islami ilim türüdür. gazali de kelam tartışmalarına müdahil olması sebebiyle bir kelamcıdır aslında. ve kelam ilmini doğuran şey islamın daha önce felsefe yapılmış topraklara da hükmetmeye başlamasıdır. felsefe yetisi olmayan ilkel toplumlar zaten islamla büyülenmiştir ancak islamı akıl ile anlamak isteyenlerin çabası kelam ilminin doğmasına neden olmuştur. kelamcıların ilk temsilcilerinden biri mutezidir ve eşari de buna tepki veren ilk kişidir. mutezilerin "akıl ile hakikat bulunabilir" görüşüne "hayır akıl ile hakikat bulunamaz, vahiy ve nakil daha önemlidir" tepkisini vermiştir. eşari bunu mutezi olan hocası ile arasında geçen o şu diyalogla özetler: (e=eşari, m=mutezi hoca)

e-3 kardeşten biri mümin biri kafir ve biri çocuk olarak ölse halleri ne olur?
m-mümin cennete gider, kafir cezasını çeker, çocuk kurtulur.
e-çocuk, mümin abisi kadar mı ödüllendirilir yoksa daha mı az?
m- daha az ödüllendirilir çünkü abisi kadar ameli yoktur.
e-ama çocuk yaşasa belki abisinden daha fazla sevap point biriktirecekti? ona bu fırsatı allah vermedi?
m- hayır belki de kafir olacaktı.
e- o zaman kafir olacaksa neden kurtuluyor?
m-sen şimdi küfre düştün.
e-hayır muteziliği çürüttüm, yani insan aklı ile dini bir hakikate ulaşmanın imkansız olduğunu bu nedenle vahyin daha önemli olduğunu, akla uymasa bile vahyin esas hakikat olması gerektiğini göstermiş oldum.

işte bu mantıktan gelen ideoloji gazali ile yıkılması mümkün olmayan bir hal aldı. islamı aklı kullanmanın ayıplandığı, insanların merak duygusunu körelten "vardır bir hikmeti"nden başka bir şey söylenmeyen bir cehalet dinine dönüştürdü bu süreç. hakikatin bilinmesinin akıl yoluyla bulunamayacağını iddia eden aynı süreç iyiliğin, kötülüğü ve ahlakın da yine gazali safsatları ile akla daha az başvurularak belirlenmesi gerektiği sonucuna götürdü islam alemini. bugün islam alemini boğazına kadar cehalete batıran ve hala daha gazalinin verdiği cevabın hüküm sürdüğü en önemli sorulardan biri de şudur:

bir amel, davranış, şey kötü olduğu için mi kuranda yasaklanmıştır yoksa kuranda yasaklandığı için mi kötüdür, kötü olmalıdır?

muteziler insan aklının iyiyi ve kötüyü ayırt edebileceğini, bir şeyin zaten kötü olduğu için kuranda yasaklanmış olduğunu, aklı, kuranı ve kötülüğü yaratan allah olduğu için bu üçü arasında bir çelişki olmasının mümkün olmadığını iddia ederler. "zaten kötü olmayan bir şeyin kuranda yasaklanması mümkün değildir zira kötü olmayan bir şeyi yasaklayan tanrı keyfi hareket etmektedir, bu düpedüz zulümdür ve böyle bir tanrı iyi bir tanrı olamaz, oysa allah rahmanurrahimdir." derler. bu noktada yine "aklı reddetmek" isteyen eşari takımı "hayır aslında kötü oldukları için değil; kuranda kötü olduğu yazılı olduğu için kötüdür, kurandan bağımsız şekilde kötü diyemeyiz zira zaten allah kurana yanlış bir şey yazmaz"derler. ve gazali bu soruyu yine müthiş bir ustalıkla etkisi günümüze ulaşan bir cevap verir:

"tasarrufların, davranışların ve amellerin allahtan bağımsız şekilde iyi ya da kötü olduğunu söylemek, ahlakın temeline insan aklını koymak allahın boyunu aşan bir dağın başında allahtan öte bir gücün ya da sistemin var olduğunu savunmak demektir. bunu savunmak o dağın, o gücün allaha dahi hükmeden bir nizamın kurucusu olduğunu iddia etmektir. oysa var olan ya da yok olan her şey allaha aittir, bu nedenle iyilik ve kötülük belirlenirken ya da ahlak oluşturulurken öncelik her daim allah'ın sözlerindendir ve allahın sözlerinin kötü olabilme ihtimali yoktur. allah bir şey için kötüdür diyorsa bu akıldan bağımsız şekilde kötüdür, iyidir diyorsa akıldan bağımsız şekilde iyidir."

işte bu öyle bir zehirdir ki bugün islam aleminin reform yapamayışının önündeki en büyük engeldir. bu fikir yüzünden hümanizmden zerre feyz alamamış ve akılcılığa ve modernizme kapıyı sonuna kapatmış islam dünyasındaki yabancı/ gayrimüslüm düşmanlığının en büyük gerekçelerinden biridir. islam dünyasının barış içinde yaşamaya müsait bir kolektif ahlak oluşturamıyor olmasının temel gerekçelerindendir. islam dünyasının bugünkü medeniyet kavanozunun dışında kalmasına sebep olan fikirlerin başında gelir.

gazaliye modern dönem batılı filozoflar genelde gazali'nin varlığından bile haberdar olmadan defalarca ayar vermiştir zaten. immanuel kant'tan, marx'a ve freud'a kadar tüm düşünürler gazali gibi adamları tokat manyağı yapmışlar, dansöze çevirmişlerdir. gazalinin fikirlerinin safsata olduğunu teoriden öte bugün yaşadığımız gerçek dünya ile, göz ile göstererek beş duyu organı ile fark ettirerek bile algılayabiliriz. bugün gazalinin yarattığı dünya ile kant'ın yarattığı dünya arasındaki farkı görmek, duymak ve hissetmek mümkündür. brüksel'de izlerken insanı kendinden geçiren müthiş sanatsal tablolar ve sanat eserleri, tarblusgarp'da toz içinde ortasından lağımlar akan yollar görürsünüz, kopenhag'da kuş ve çocuk sesleri, bağdat'ta bomba sesleri duyarsınız. asturias dinlerken ne olduğunu anlamadığınız türde güzel duygular; akşam haberlerinin orta doğu bölümünü izlerkense sinir, öfke,elem ve depresyon duygularıyla boğuşursunuz.

müslümanlar için söylüyorum özellikle: gazaliden ayrılmak islamdan ayrılmak demek değil, tercih sizin...

hala daha gazali mi yoksa medeniyet kavanozu mu?
(0)



Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

fethiye escort dikmen uydu elektronik
Son Yapılan Yorumlar: